Genetik Zekâ-Yaşamın İlahi Sırları / Dr. Kazuo Murakami - Bilim ve Teknoloji

dualarim.org / Türkiye'nin İlk ve Tek Esma-ül Hüsna ve Ayetlerle Dualar Sitesi

  • 31 Ağustos 2016
  • Hoş Geldiniz, Ziyaretçi
Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  

Gönderen Konu: Genetik Zekâ-Yaşamın İlahi Sırları / Dr. Kazuo Murakami  (Okunma sayısı 1308 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Araştırmaların beklenmeyen sonuçlar verdiği sık sık görülür

Reninin üretilmesi ve yapısının belirlenmesi, birçok insanın yararına olan, hiç beklenmedik bir gelişmeye yol açtı. Yapılan araştırma sırasında, reninle aynı familyadan bir başka enzimin AIDS tedavisinde etkili olabileceği belirlenmişti. Bu enzim üzerinde birçok şirket çalışmaya başladı ve böylece yeni bir ilaç yapıldı. 1997 yılında ABD’de AIDS den ölenlerin sayısında, hastalık ortaya çıktığından bu yana ilk kez düşüş gözlendi. Bu durum, doğrudan doğruya geliştirilmiş olan ilaçtan kaynaklanıyordu. Araştırmalarımızın sonuçları ayrıca, renine bağlı kan basıncı yükselmelerinde %70 oranında etkili olan bir hipertansiyon ilacının bulunmasına yol açtı. Bu ilaç da Japonya’da piyasaya sürülmüştür.

Araştırmamızın sonucu AIDS ve hipertansiyon tedavilerinin geliştirilmesini de sağlamış ve bilgisayar aracılığıyla ilaç tasarımına zemin hazırlamıştı. Bu yüzden sonuçlardan gayet memnunduk.

Yaşam bilimleri alanında kullanılan ana araştırma yöntemleri, deney ve gözlemdir. Gözlem teknolojileri ve deneysel yöntemlerde kaydedilen hızlı ilerlemeler, karaciğer gibi iç organların vücudun dışına alınıp enine boyuna incelenmesini oldukça basit bir iş haline getirmiştir. Ancak, bu organlarımız dışarıya alındıklarında vücudun içindeymiş gibi çalışmaları beklenemez. Bu durum, yalnızca dokular için değil hücreler için de geçerlidir. Laboratuar ortamında bir hücre kültürü hazırladığımızda, hücrelerin işlevini tarif edebiliriz ancak, onların vücudun içine yerleştirildiklerinde aynı şekilde işleyip işlemeyeceklerini kestiremeyiz.

İşlev bozukluklarının düzeltilmesi için eksik olan genin yerine konması ile ilgili çalışmaların kobaylar üzerindeki uygulamaları tamamlanmıştır.

Artık genlerle istediğimiz şekilde oynayabileceğimiz bir noktaya doğru yaklaşıyoruz. Ancak, bu çalışmalardan öngörülemeyen ve zararlı olabilecek sonuçlar çıkması da olasıdır. Bu yüzden, gen tedavisi uygulamalarında son derece temkinli davranmalıyız.

Hücrelerimizde kayıtlı mini minnacık bilgilerin karakterimizi, davranışımızı, sağlığımızı ve hastalıklarımızı etkilediği gerçeği, bütün bilim kariyerim boyunca beni esir almıştır ve bu konuda duyduğum hayretin azalacağına dair en ufak bir işaret yoktur. Yaşamın bir taslağı olduğu gerçeği o kadar şaşırtıcı ki; bunun tanrısal bir şey olduğunu düşünmeden edemiyorum.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

BİLİM ve TANRISAL GÜCÜ BİRLEŞTİRMEK

Gen mühendisliği alanındaki gelişmelerin doğa yasalarını ihlal etmesi mümkün değildir.


Gen mühendisliği de dâhil olmak üzere biyoteknolojinin bu kadar tartışma yaratması ve İngiltere’de 1997’de üretilen ilk klon koyunun evrensel tepki kıvılcımları oluşturması işte bu yüzdendir. Birçok insan, bakkallarda satılan genetiği değiştirilmiş besin maddelerinden sağlığı tehdit ettikleri korkusuyla kaçınmakta, bir yandan da insanoğlunun Tanrı’nın yarattığı doğa ve genlerle oynamaya hakkı olup olmadığını sorgulamaktadır.

Genetiği değiştirme ve klonlama teknikleri, her ikisi de gen teknolojisini kullanıyor olmakla birlikte, birbirlerinden çok farklı şeylerdir. Ama bu durum, gen mühendisliğinin doğrudan yaşam mekanizması üzerine etki ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla, konuyu ahlâk ve dinden soyutlamak imkansızdır. Gündemdeki soru; genetiği değiştirme teknolojisini nereye kadar kullanmamız gerektiğidir.

Genetiği değiştirmenin klâsik yöntemi çapraz döllenmedir. Bâzı insanlar bu yöntemde herhangi bir genetik değişikliğin söz konusu olmadığı gibi yanlış bir izlenim içindedirler. Oysa ürün ıslahının bu geleneksel yöntemi, genlerle oynamanın en somut örneğidir. Çapraz tozlaşmayla elde edilen geliştirilmiş melez bitkiler, hiç kuşkusuz genetiği değiştirilmiş bitki örnekleridir.

Daha sonraları çapraz döllenmeye karşı bir seçenek olarak genetik mutasyon teknolojisi geliştirildi. Bu yöntemle, bitkiler, genlerde mutasyona yol açacak radyasyon ya da zehirli kimyasal bombardımanına tutulur. Böylece oluşan genetik değişimin bir miktarı, istenen özellikleri ortaya çıkarma yönünde olabilmektedir.

Bilim insanları; on bin, hâttâ birkaç milyon mutasyon arasından bir tanesi bile yararlıysa, kendilerini şanslı addetmektedirler.

Bundan dolayı, genetik değişimle ilgilenenler daha hızlı ve doğru sonuç alınabilecek bir yöntem aramaya başladılar ve gösterdikleri gayret, meyvesini 70’li yıllarda biyoteknoloji olarak verdi. Biyoteknoloji, yeni bitki soylarının üretilmesi için gereken zamanı çarpıcı oranda kısalttı ve akraba türlerin kullanılması zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Ancak, genlerle oynayabilme becerisinin kazanılması aynı zamanda; Grek mitolojisinin başı aslan, bedeni keçi, kuyruğu yılan olan yaratığı Kimera gibi canavarlar yaratılabileceği korkusunu da doğurdu.
 
Biyoteknolojinin farelere insan geni aktarmamızı mümkün kıldığı doğrudur. Bitki ve insan hücrelerini bu yolla kaynaştırmak da teknik olarak mümkündür. Ama bütün bunlar söz konusu hücrelerden insan-bitki ya da insan-fare melezleri ortaya çıkacağı anlamına gelmez. İnsan ve bitki hücreleri bir araya getirilse bile, hücre bölünmesi sırasında ikisinden biri yok olacaktır. Doğa katı yasalar tarafından yönetilmektedir. Biyoteknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu temel yasalara aykırı davranılması imkansızdır.

Biyoteknoloji; tarım, hayvancılık, tıp, eczacılık ve enerji gibi alanları da kapsayan geniş bir aralıkta uygulanma olanaklarına sâhip bir bilimsel devrim olarak görülmektedir.

Tıpkı fazla miktarda tüketilmeleri halinde sağlıklı besinlerin de bünyeye zarar verdikleri gibi; bu teknolojinin de doğasında bâzı riskler vardır. Gelecekte ne getireceği nasıl kullanılacağına bağlıdır. Ancak aynı zamanda, bu teknolojinin hastalık gibi bâzı sorunların çözülmesine yardım etme, biyoloji ve tıp alanlarında daha büyük ilerlemelere katkıda bulunma olasılığı son derece yüksektir.

Bir zamanlar Russell L. Schweickart ile aynı otelde kalmış ve kendisiyle uzun uzun konuşma fırsatı bulmuştum. Apollo 9 mürettebatından olan bu Amerikalı astronot, benimle uzayda yaşadıklarını paylaşmıştı. Özetle şöyle demişti: “Uzaydan bakıldığından dünya yalnızca güzel değil, canlıymış gibi de görünüyor. Aşağıya, ona bakarken, kendimi o hayata bağlanmış hissettim; varlığımı dünyaya borçlu olduğumu duyumsadım. Öylesine heyecan verici bir deneyimdi ki, kelimelerle ifâde edemem.”

Dünyanın canlı olduğu düşüncesine sâhip olmamıza rağmen, bu düşünce gündelik hayatımızda pek sık akla gelen bir şey değildir. Schweickart dünyaya uzaydan, makrokozmik açıdan bakarken bu gerçeği fark etmişti. Ben de mikrokozmosa, genlerimizin içindeki dünyaya bakarken ayn...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Genlerin ruhu var mıdır?

Gen araştırmacısı olarak geçen yaşantım, ölümden sonra bize ne olacağı hakkında belli bâzı inançlar edinmeme yol açtı. Yaşamın sürekliliği vardır. Anne ve babanın genleri çocuğa, oradan toruna aktarılır ve yaşam böylece devam eder. Ancak, buradaki süreklilik yaşamın değil, genlerin sürekliliğidir. Genler yaşamla eş anlamlı değildir. Onlar sâdece taslak, gerçekten çok tasarımdır. Eğer yaşam genlerimizde değilse, nerededir ve nedir? Bunu bilmiyoruz.

Çoğu insan öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğacağımıza, bireyin madde alemi içinde kendini bedende var olduğu sürece gösterebilen bir ruhu olduğuna inanır. Reenkarnasyon bu ruhun sürekliliğini ifâde eder.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum ama, bu tür şeylerin genler düzeyinde açıklanamayacağını biliyorum. Gen maddedir, ruhu madde bağlamında açıklamak ise olanaksızdır. Ancak, sırf biz açıklayamıyoruz diye “ruh yoktur” diyemeyiz. Benim gördüğüm şekliyle ruh, bilincine varabileceğim bir şey değildir.

Bilincinde olduğum şey, ruh değil “zihin”dir. Mutluluğu, kederi, öfkeyi hisseden zihindir ama beden öldüğünde onun varlığı da sona erer. Zihin madde dünyasına ait olduğu için tenden ayrılamaz, dolayısıyla onunla birlikte yok olup gider. Öte yandan, mana dünyası insan farkındalığının çok ötesinde bir şeydir. Ruh bu alanla ve bu alan aracılığıyla “büyük bir şey”in dünyasıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla, ruhum vardır ama ben bunu bilinçli olarak fark etmem. Bu yüzdendir ki; tanrısal gücün dünyasını tek başına mantık ve bilinçle algılamak asla mümkün olmamıştır.

James Watson ile birlikte DNA’nın helis yapısında olduğunu öne süren Francis Crick; (Şaşırtıcı Sav: Bilimsel yöntemlerle ruh arayışı) adlı kitabında, genlerin ruhu olmadığı sonucuna varıyor. Genler insanların fiziksel sürekliliğini sağlar ama ruh farklı bir boyuta aittir. Her bir geni deşifre etsek bile ruhu anlayamayız. Bu, bizim için her zaman tanrısal bir giz olarak kalacaktır ve belki de böyle olması gerekmektedir.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Bizler düşündüğümüzden çok daha “harika”yız

On beş bin domates üreten domates fidanını duymuş muydunuz?

Bu bitkiler hidroponik yöntemle, yâni gün ışığı ve besin maddeleriyle zenginleştirilmiş su içinde yetiştirilmişti. Diğerlerinden tek farkları, toprakta değil de suda büyümüş olmalarıydı. Normalde, toprak bitkiler için elzemdir. Bitkiler köklerini toprağa salarak büyümeleri için gerekli besin ve nemi emerler. Elbette gün ışığına ve havaya da ihtiyaçları vardır ama yine de toprak her zaman tarımın en önemli bileşenlerinden biri olarak görülmüştür. Toprak bilimci Shigeo Nozawa ise, bunun tam aksinin geçerli olduğunu düşünüyordu.

Geliştirdiği yöntem “hidroponik tarım” olarak adlandırılır ve bu sayede normal domates fidesinin bin misli meyve veren domates fideleri elde edilmiştir.

Nozawa dev domates üretme fikrinin nereden geldiğini şöyle açıkladı:

“Etrafımızda gördüğümüz bitkiler, belli koşullara sınırlı bir güçle karşılık veriyorlar. Onları içlerindeki gücün farkına varmaktan alıkoyan koşulların ne olduğunu incelemeye başladım ve engellerden birinin toprak olduğu sonucuna vardım.” Geleneksel akla göre, toprak bitkinin büyümesi için gereklidir ama Nozawa bu görüşü tepe taklak etti.

Toprak, bitkilerin saldıkları köklerin yolunu keser. Toprağın su dengesi sık sık değişir. Buna ek olarak, toprak, bitkilerin enzim gereksinimlerini sağlamalarını engeller ve onları sıcaklık değişimlerine açık hale getirir. Fizyolojik değişimler kimyasal tepkimelerin sonucudur ve toprak gibi engeller bu sürece müdahale eder. Nozawa, eğer bu kısıtlamalar ortadan kaldırılırsa, bitkinin daha iyi fotosentez yapacağı ve daha hızlı büyüyeceği sonucuna varmıştı. Onun bu savı, yetiştirdiği domates fidelerinin veriminin bin misli artmasıyla doğrulanıyordu.

İnsanlar da aynıdır. Bütün engelleri ortadan kaldırır ve uygun bir çevre sağlarsak, gelişme potansiyelimiz sınırsız olur. Eğer domatesler güçlerini bin kat arttırabilmişlerse, daha karmaşık organizmalar olan insanların yeteneklerinde daha da büyük artışlar beklemek gerçekçi bir yaklaşım sayılmalıdır.

Peki, insanın içindeki gücün gelişimini sınırlayan etkenler nelerdir?

Hemen akla gelen bir tanesi, insanların kendilerini çeşitli zevklerle tatmin etme arzusudur. İçki, kumar ve ahlaka aykırı cinselliğin iyi şeyler olmadığını herkes bilir. Ama mesele o kadar basit değildir. Bâzı alkollü içeceklerin makul miktarları sağlığa yararlı olabilir ve kumar, bâzı durumlarda, insanların gerginlikten kurtulmasını sağlar.

İnsanın gizilgücünü kısıtlayan ana etken, böylesi zevklere kapılmaktan çok, düşünce tarzı olmaktadır. Ne tür düşünce zararlıdır? Doğanın yasalarına aykırı, olumsuz düşünce tarzı!

Geriye gerçekliği kesin olan tek şey kalıyor: Genlerimiz ve işleyişleri. Onlar doğanın yasalarıyla ahenk içinde oldukları sürece; yaşamı korumak, zenginleştirmek ve yaşamdan zevk almak için çalışıyorlar. Doğaya daha yakından bakmamız ve onun yasalarıyla uyum içinde yaşamaya çabalamamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer bunu yapabilirsek, bizim de- domatesler gibi-içimizdeki sınırsız gücü açığa çıkarabileceğimizi düşünüyorum.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Ahenk içinde yaşayın

Doğanın yasalarıyla ahenk içinde yaşamamız gerektiğini söylemesi kolaydır da, biz bu yasaların hepsini bilmeyiz. Üstelik, “ahenk içinde yaşamak”tan, kendimize göre anlamlar çıkarmamız da pekala mümkündür. Bu anlamların kişiden kişiye değişeceğinden kuşku yoktur.

Geçmişte nasıl yaşamamız gerektiğini bize din öğretirdi. Bugün ise insanların çoğu dinden soğumuş ve din yerine bilime inanmaya başlamışlardır.

İnsanlar öyle tercih ediyorlarsa, bilime inanmakta özgürdürler. Ama ben bilimin tek başına her şeyi çözebileceğini düşünmüyorum. Din ve bilim arasındaki uçurum git gide açılmakta ve bilimsel düşünceye alışan günümüz insanı artık dinsel kurallarla ikna olmamaktadır. Ben şahsen, bilimin ve dinin aynı kaynaktan doğduklarını düşünüyor ve bu yüzden onları uzlaştırmanın yolunu arıyorum. Yaşadığımız çağda, geçip gitmiş bir çağın geleneklerini yüklenmiş bir dinî kabul etmek artık mümkün değildir ama, tamamen bilime de inanamayız.

Öyleyse ne yapabiliriz? Kendi yaşantımda yararını gördüğüm üç önerim var:

1) Yüce amaçlarınız olsun.
2) Şükretmeyi unutmayın.
3) Olumlu düşünün.

1. Yüce amaçlarınız olsun

Bu inanç doğrultusunda hareket etmeye başladıktan sonra, hayatımda niyetimin takdir edildiğine kesin gözüyle bakmamı sağlayan olaylar gelişti. Gayretlerimiz “Büyük bir şey”in bizi kolladığını duyumsamama yol açacak biçimde meyve verdi. Genleri incelerken yaşadıklarım sayesinde eğer iyi genlerimizin “anahtarını” çevirerek yaşamayı öğrenebilirsek, içimizde saklı gücü normal sınırların bizi çok ötesine götürecek şekilde açığa çıkarabileceğimizi fark ettim.

2. Şükrederek yaşayın

Bence, sırf kendi gücümüz ve maharetimizle yaşamadığımızı, yaşamın bize doğa tarafından sunulan paha biçilmez bir armağan olduğunu hatırlamanın yararı vardır. Sırf yaşıyor olduğumuz için bile şükredebiliriz.

Genlerle ilgili çalışmam bana, şu dünyadaki varlığımızın başlı başına bir mucize olduğunu gösterdi. Bunu özellikle tek bir hücre ile bütün organizma arasındaki ilişkiyi gördüğümde açıkça anladım.

Çalışanın, çalıştığı şirkette belli bir görevi vardır ama o aynı zamanda kendine ait bir hayatı olan bir bireydir de. Aynı şey hücre için de geçerlidir. Bir yandan karaciğer hücresidir, öte yandan kendi bireyselliği, organdan bağımsız ve seçici bir işlevi vardır.

Bir organ ya da dokunun bir kısmını oluşturan hücre, bütünün tüm özellikleriyle donanmıştır. Bu, yalnızca hücreler ve böbrek ilişkisinde değil, insan-toplum, insan-yeryüzü ya da insan-evren ilişkilerinde de geçerlidir. Hepimiz evrenin bir parçasıyız. Bu gezegenin doğal düzenine göre yaşarız ama bir yandan da o düzenin yaratılmasına katkıda bulunuruz ve bunu sâdece yaşayarak yaparız.

Darvin’in evrim kuramı çağdaş toplumda geçerli olan bir kuramdır. Bu kurama göre; bizler doğal ayıklama ve mutasyon yoluyla evrimleştik ve sâdece yaşamaya en uygun olanlarımız hayatta kaldı. “En uygun olanın hayatta kalması” bir doğa yasası olarak kabul edilmişti. Bu yasaya göre sâdece zafere ulaşanlar yaşamın zevkini sürebilirlerdi. Yaşam sürekli bir rekabet gibi görülüyordu. Rekabetin olduğu yerde kazananlar ve kaybedenler olacaktır. Bu demektir ki; insan ırkının kabaca yarısı kazanacak, yarısı da kaçınılmaz olarak, ayıklanması gereken “kaybedenler” sınıfına girecekti.

Her insan doğduğu anda yaşama katılmaktadır. Sonuçları ne olursa olsun, sâdece burada bulunabilmek bile büyük değer taşımaktadır. Ben şahsen, bunun şükretmeye değer bir şey olduğunu düşünüyorum.
Minnet içinde yaşamak, hayatta olduğumuza şükretmek demektir. Böyle bir tutum içinde yaşamak, herhangi bir özelliği olsun ya da olmasın her yeni günü memnunlukla karşılamak ve onun tadını çıkarmak demektir.

3. Düşünceleriniz hep olumlu olsun

Üçüncü tavsiyem-ki bunun en önemlisi olduğuna inanıyorum-olumlu düşünmektir. Hayat her zaman bizim istediğimiz gibi gitmez. Hastalanırız, hata yaparız ya da kalbimiz kırılır.

Bir durum ne kadar kötü görünürse görünsün, ona olumsuz olarak bakmaktansa, olumlu bakmak önemlidir. Daha önce de anlattığım gibi, olumlu düşünmek genlerimizi “açarak”, beynimizi ve bedenimizi yararlı hormonlar ü...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Genler hem cesurdur hem de sebatkar

İnsanlar, eğer ortada iki seçenek varsa, birini diğerine tercih etmeleri gerektiğini düşünmeye eğilimlidirler. Ancak genlerin, yaşamın taslaklarının, yapısı böyle değildir. Genlerin “ekzon” olarak bilinen bâzı bölümleri belli talimatları taşırken, “intron” olarak adlandırılan bâzı bölgeleri hiçbir bilgi içermemekte, gereksiz boş alanlar gibi durmaktadır. Bununla birlikte, genetik bilgilerde ekzonlardan çok daha fazla sayıda intron vardır. Yâni, doğa bir seçeneği kabul edip diğerini yadsımak yerine bir arada yaşamı tercih etmiştir. Aynı şekilde, cesaret ve sebatkarlığın da her ikisi de gereklidir. Genlerimizin hem topluma hem de yaşam tarzımıza uyarlanabilecek bu iki özelliğinden öğreneceğimiz çok şey vardır.

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Başımıza ne geliyorsa, öyle gerektiği için gelmektedir

Sık sık talih ve talihsizlikten bahseder, şansın bizden yana olup olmadığını merak ederiz. Rastlantılardan da sıkça söz ederiz. Bu ifadeleri aklımızın almadığı, kontrolümüz dışındaki olgular için kullanırız. Ancak, ben başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin gerekli olduğuna inanırım.

Büyükannem ve annem “birikimlerimizi gökyüzüne yatırdık” derken; insanın parayı sırf kendisi için değil, dünyanın iyileştirilmesi için de kullanması gerektiğini söylüyorlardı. Yaptıklarımızın sonuçlarını her zaman hemen göremeyebiliriz. İyi işler genellikle fedakarlık gerektirir.

“Gökyüzündeki banka”ya yatırdığımız, işte bu fedakarlık ettiğimiz şeylerdir ve bunlar gelecekte size ya da başkalarına doğal bir getiri olarak geri döner. Bu tıpkı meyve verdiğini göremeyeceğiniz bir ağacı dikmeye benzer. Yine de dikersiniz, çünkü bilirsiniz ki gelecek kuşaklar bu ağacın zevkini süreceklerdir. Bunu bilmekten aldığınız haz, tıpkı atalarınızın diktiği ve meyvalarının tadını şimdi sizin çıkarmakta olduğunuz ağaçlar gibi bir ödüldür.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

rainbow

  • ****
  • Teşekkür: 259
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 791

Doğa yasalarının dengesini korumak

Doğa herhangi bir çevrede yaşayacak canlıların uygun sayısını saptamıştır. Herhangi bir hayvan türünün nüfusu, belli bir sayının üzerine çıktığı andan itibaren düşme eğilimi gösterir. Belli bir çevrede hayatta kalabilmek için bütün canlıların uygun sayıyı tutturmaları gerekir.

Aynı olguya genlerde de rastlanır.
Bâzı bilim insanlarına göre, genlerin bir kısmı bencildir; kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmez, sâdece kendini yaşatmaya ve çoğaltmaya çalışırlar. Öteki genler ise başkalarını kendilerinden fazla düşünür, hücrelere fedakarlık ve ölümü telkin ederler.

Bütün canlılar öleceğine göre, hem bencil hem de fedakâr genlere ihtiyacımız vardır. Gezegenimizin dengesini bu mekanizma korumaktadır.

Doğal yollarla büyüyen domates fidanları belki de gerekmediğinden on iki bin meyva vermiyorlardır ya da on iki bin meyva vermemelerinin bir sebebi vardır. Biyoteknoloji insana muazzam olanaklar sunmaktadır ama, bu teknolojiyi etkili bir biçimde kullanacaksak; “kendini dizginleme” mekanizması elzemdir. Bu, sâdece biyoteknoloji için değil, bilimin tüm dalları için geçerlidir. Teknoloji bunu mümkün kılsa bile, doğal çevreyi tahrip ederek ya da canlılarda şekil değişikliği yaratarak doğa kurallarına karşı gelmekten kaçınılmalıdır.

Geçmişte, insanların sözünü ettiği kendilerinden üstün bir varlık ya da gücün ne anlama geldiğini kavramakta zorlanırdım. Bu güce kimileri “Tanrı” der, kimileri de “Buda”. Onun yarattıklarının sâdece bir parçası olan genleri incelemeye başladıktan sonra ise, varlığını sezdim ve bu varlıktan derinden etkilendim. Kişinin kendisini gerçek anlamda dizginlemesi, “Büyük bir şey”in varlığını bilmesi ve onun gelişmemize yardım edeceğinin farkında olmasıyla mümkündür.

Hayat hakkında henüz kavrayamadığımız bir çok şey var. Benim hayalim, yaşamın özünü yalnızca bilimsel açıdan değil, tinsel ve dinsel açıdan da araştırmaya devam etmektir.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

nota

  • *
  • Teşekkür: 0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 18

cok uzun okuyamam dedim ama buyuk bir dikkatle okudum ve cok etkilendim. mukemmel bir paylasim. emegine saglik.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı

gülhan

  • *
  • Teşekkür: 0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 19

mutlaka okunması gereken bir kitap.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Kayıtlı